Herkese merhaba. Bildiğiniz gibi 2017’nin bitmesine çok az kaldı. Benim için bu yıl, yeri geldiğinde heyecanlandıran, yeri geldiğinde üzen birçok şeyle dolu. Hem bunları sizinle paylaşmak, hem de sizin fikirlerinizi almak istedim. Tabii ki önceliğim oyunlar olacak.


Önce güzel şeylerden başlayalım. Bütün listeleri altüst eden bir oyun, bu sene içinde çıkış yaptı. Sonuna kadar almamaya dirensem de PUBG’yi alıp oynadım. Uzun süredir bu tarz oyunları oynamamış biri olarak (Sanırım en son H1Z1’i ilk çıktığı zamanlarda oynamıştım.) gerçekten eğlendim. Arkadaşlarınızla beraber oynayabileceğiniz oyunların başında geliyor. Hala erken erişimde olması sebebiyle birçok teknik sıkıntısı var fakat kısa zaman içinde bu sorunlar düzelecektir, en azından öyle umuyoruz.

Bu yılın başında çıkış yapan oyunlardan biri de Resident Evil 7 (namı diğer Resident EVII.)’ydi. Oynanış olarak serinin önceki oyunlarından biraz daha farklı olan 7. oyununu, bir ‘korku’ teması hayranı olmamakla beraber (Siyah bir odaya girdiğim zaman direk korkmaya başlayıp ilk seste odayı terk ediyorum.) bu oyunu oynadım. Eğer imkanınız olursa VR versiyonunu denemenizi öneririm.

Yeri gelmişken biraz da VR’dan bahsedelim. Kişisel görüşüm olmakla beraber VR, oyunlarda kullanılmak için hala yeni bir teknoloji. Bu gözlüklerin, sadece oyunculara ait bir donanım olabilmesi için biraz daha beklememiz gerekiyor. Buna rağmen bu sene birçok firma VR için oyun çıkardı. Bana kalırsa, oyun yapımcıları VR için özel oyun çıkarmaya devam etmeyecekler.

Denediğim oyunlar arasında bir oyun var ki, hali hazırda çizgi dizisi sezon finali vermişken, böyle bir şeye denk gelmiş olmak beni oldukça tatmin etti. Bahsedeceğim oyun Rick and Morty: Virtual Rick-ality. Oyunun en başarılı yanı, oynarken sizi Rick and Morty evrenine ait hissettirmesi. Tabii her güzel şeyin bir de kötü tarafı var maalesef. Oyunun 49 TL gibi yüksek bir fiyattan satılması yetmezmiş gibi, oynanış süresini de epey kısa tutmuşlar. Buna rağmen çizgi diziyi seviyorsanız, kesinlikle alıp oynamanız lazım!

Sırada, sene içinde Orhun Kayaalp’in tavsiyesi üzerine oynadığım bir oyun var. Henüz erken erişim oyunu olan Dead Cells, “roguelike” olarak adlandırılan türde karşımıza çıkıyor. Benim gibi bu tarz oyunları oynamaya pek de alışık olmayan oyuncular için oyun son derece sürükleyici diyebilirim. Oyuna, atölye yardımıyla Türkçe dil desteği verilmesi de ayrı bir güzellik katıyor. 

Arada bahsetmek istediğim bir konu var ki sanırım çoğu oyuncu da bu konuda bana katılacaktır: Bir oyun türü çok kazanmaya başladığı zaman -doğal olarak- diğer firmalar da aynı türden oyun çıkarmaya başlıyor. Bu durum kulağa güzel gibi gelse de çoğu zaman bir felaketten öteye geçemiyor. Örnek olarak kart oyunu çılgınlığını verebilirim. Hearthstone büyük bir başarıyla ilerlerken, tüm firmalar kendi kart oyunlarını duyurdular. Sonuç: Tabii ki hüsran!

Bunun en acı örneği ise Steam tarafında oldu. Yakın zamanda Dota 2 büyük bir turnuva gerçekleştirdi. Turnuva sırasında, yeni bir oyunun yayınlanacağı duyurulunca herkes çılgına döndü. Tabi oyuncular doğal olarak sonunda ‘3’ olan bir oyun beklemeye başladılar. Büyük heyecanın sonunda duyurulan oyun, yine bir kart oyunu oldu. Amacım kesinlikle bu türü küçümsemek değil. Fakat hemen hemen her firmanın kendi kart oyununu yayınlamak istemesi bana ucuzluk olarak geliyor. Yeni bir oyun çıkarmaktansa; ellerindeki dünyayı kullanarak, üzerine pek bir şey katmadan piyasaya bir oyun sürüyorlar. Ben de tam olarak bu durumdan şikayetçiyim.

Kaldığımız yerden devam edelim. Çocukluğumda oyuna ayırdığım zamanımın belki de en büyük kısmını harcadığım, uzun zamandır piyasaya yeni oyunu sürülmemiş bir seri vardı. Serinin yeni oyununun Free to Play (oynaması ücretsiz) olarak duyurulmasına rağmen gerçekten de oldukça heyecanlanmıştım. Ne yazık ki bu heyecanım, yalnızca beta sürümü yayınlanana kadar sürdü. Bahsettiğim oyun Quake Champions. Seriye biraz Overwatch havası vermek istemişler. Aslına bakarsanız istediklerini başarmışlar fakat bu sefer de diğer oyunun çakması gibi olmuş. Bir de eSpor olayına girmek istediler ki orasını hiç sormayın. Özetlemem gerekirse, Free to Play türüne özgü ne varsa, bu oyun onları barındırıyor. Temasını beğenirseniz oynayabilirsiniz tabii ama benim kafamdaki Quake’den bir hayli uzakta olduğunu söylemem gerek.

Bu sene Nintendo Switch çıkışını gerçekleştirdi. Çıktığı zaman çok az oyuna sahip olmasına rağmen çok güçlü bir silahı vardı: The Legend of Zelda: Breath of the Wild. Yılın en iyi oyunu olarak The Game Awards’ta boy gösteren The Legend of Zelda: Breath of the Wild, serinin sıkı takipçisi olmayan çoğu oyuncunun bile dikkatini çekmeyi başardı. Hatta bir noktada, sadece bu oyunu oynamak adına konsolu alan insanlar dahi oldu. Tabii Nintendo’nun Türkiye’de resmi olarak bulunmaması nedeniyle biz Türk oyuncular, bu konsola uzak kaldık. Yakın zamanda konsola bir başka efsane daha dahil oldu: Mario Odyssey. Oyun dışarıdan bakıldığında biraz basit gibi görünse bile, oynadıkça sizi kendine bağlıyor. Tabii biz yine bu seriye uzak olduğumuz için pek ilgilendiğimiz söylenemez.

Bu yıl beni en çok sevindiren konu ise bağımsız yapımcılar ve çıkardıkları ürünler oldu. Kafalarında güzel fikirler olan bir grup insanın, büyük bir firmaya bağlı kalmadan oyunculardan destek alıp, onların istedikleri oyunları yapmaları harika bir şey. Erken erişim ve Kickstarter gibi kavramlar birkaç yıldır göz önünde olmasına rağmen pek dikkate değer bir şey çıkmamış, birçok oyun yapımcısı da bunları suistimal etmişti (Erken erişimdeki oyuna DLC çıkarmak nedir arkadaş!?). Fakat bu sene işler biraz daha farklı durumda. Bu sene büyük firmaların oyunlarına kıyasla bağımsız yapımcıların oyunları, oyuncuları daha memnun etti diyebilirim. Özellikle bu seneki RPG açlığımı kapatan, beni bilgisayar başına kilitleyen bir yapım var: Divinity: Original Sin 2 adındaki bu şaheser, serinin ilk oyununun üzerine birçok şey ekledikleri, oynayarak saatlerimi harcadığım bir oyun oldu. Oyuncuların Kickstarter üzerinden yaptıkları destekle çıkmış olması ise oyuna ayrı bir değer katıyor. Tabii bu bağımsız yapımlar arasında Türk yapımı oyunlar da vardı. Bunlardan Conarium, Soul Searching ve Tartarus’u oynama şansım oldu. Genellikle bulmaca ağırlıklı olan bu oyunların, kendi alanlarında başarılı sayılacak düzeyde olmaları hepimiz adına sevindirici bir durum.

Daha anlatılacak pek çok şey var ama şimdilik burada bitirelim. Kendinize dikkat edin.


1 YORUM

Düşüncelerin bizler ve okuyucular için değerli olacaktır.